Adam, kendisi için düzenlenen doğumgünü partisine gitmek için arabasına bindi. Koltuğa oturunca anlık, gelip giden duygulardan birine kapılmış olacak ki birden geçmişe kısa bir yolculuk yaptı. Ne kadar da zor günleri olmuştu, sabahı hakkında ne bir ümidi ne bir fikri olduğu gecelere ne de çok yaslanmıştı. Hayatın tortusu ve korkusu geleceğin, öylesine perdelemişti ki aklını, halen yaşamakta olduğu günün bile zihninde yer edinmesine imkan yoktu zaten buna tahammül de edemezdi. Ne ki zaman bir çok şeyi değiştirdi. Artık mutluydu, savaşarak kurtulduğu meşum geçmişinin ondaki tek izi, mağrur bir bakıştı ve o bakışla baktı aynaya, aynada gördüğü şey hoşuna gitmişti. Gülümsedi.. Kontak anahtarını çevirdi ve büyük bir gürültüyle araba havaya uçtu. Ne kutlama ama! Böylesi sadece Tanrının aklına gelirdi… ( Hüzün Dönencesi )
Haziran 18, 2007
Haziran 18, 2007
Kapılardan sığmayan adamlardı…Dağ gibi gece ve gündüz, ayakta. Sanki bin yıldır yaşıyor, bin yıldır baba. Nasıl bir hayattı bu, hiç düşünmezdik. Babalık böyle bir şey olmalıydı. Böyle yaşardı babalar. Çok düşünür, az konuşur, belki hiç gülmezlerdi. Akıllarından ne geçer, içlerinde neler kaynar, hangi hayallerin ardından giderler?.. Bilmezdik.
Çalışırlardı bilinmez bir amaç için, ölesiye çalışırlardı. Şikayet, yazıklanma, yılgınlık olmazdı hallerinde. Bu gücü nereden bulurlardı? Hiç mi yorulmazlardı, hiç mi üzüldükleri, umutsuzluğa düştükleri olmazdı? Boşverdikleri, yenilgiyi kabullendikleri, çekip gitmek istedikleri… Sahi gidecek bir yerleri var mıydı, isteseler nereye giderlerdi? Bin yıldır kök saldıkları topraktan, o evlerden, o bahçelerden, o insanlardan kopmaları mümkün müydü? Değildi… Oraların rükünleriydi onlar. O yolun kıyısındaki çınar, o asırlık çeşme, o mezarlık, kara selviler, her gün doğup batan güneş… Sonra o sesler, eksilmeyen sesler ve hayatın durgun, ağır ağır akışı gibi…
Eksilmez bir devamlılıktı baba. Bütün evi, sokağı ve hayatı doldururdu. Varlığında heybetiyle, sesiyle, öfkesiyle… Yokluğunda çıkıp gelme, gelip kızma ihtimaliyle. Onun düşünmediği, bilmediği, duymadığı ne olabilirdi; ya da saklayacağımız, ondan kaçıracağımız? Galiba her yerde gözü kulağı olurdu babamızın, eli her yere yeterdi. Evde ne varsa yaş ve kuru, onun elinden çıkmaydı. O alırdı, o bulup getirirdi, o diker ve yetiştirirdi… İğneden ipliğe her eşyanın yerini bilir, bir şey eksilecek, kaybolacak olsa fark edip hesabını sorardı.
Bütün bunları yapardı da, kendisi için, kendi keyifçiği için ne isterdi? O galiba ‘kendisi’ diye bir şey bilmezdi. Bizim şimdilerde uydurduğumuz, yaşamak, iyi yaşamak, hayattan keyif almak gibi kelimeler, onun sözlüğünde yoktu. O, içine doğduğu, öyle bulduğu, değişeceğini, başkalaşacağını asla hayal etmediği bir düzeni ve hayatı yaşardı. O hayatın anlamı, evin çekip çevrilmesi, karınların doyması, ele güne muhtaç olunmaması, çocukların sağ salim büyütülüp okutulması, baş göz edilmesiydi onun için. Ve bir gün yaşlanacağını, elden ayaktan kesileceğini hatta ölümü bile düşünmeden çalışmak, mütemadiyen çalışmak…
Böyle bir adamlardı ki yerleri asla dolmazdı.
Bu yüzden ölümleri kocaman, tarif edilmez bir boşluk doğururdu. Evin direği yıkılır, güneş batar, sesler kesilirdi. Ev tenhalaşır, eşyanın üstüne derin bir sükut çöker, bahçeler boşalır, ağaçlarda yaprak kımıldamaz ve zaman durur… Büyük bir uğultu kaplardı her yanı. Sonra o dağları, tepeleri saran, ağaçların yapraklarını kıpırdatan, otları yana yatıran, suların yüzünde bir dalgalanma, bir üşüme meydana getiren çığlıklar duyulurdu: Babam öldüüü! O sesin yankısı gelirdi karşı dağlardan, derelerin çağıltısına karışarak gelirdi. Babam öldüüüü! Havada rastgele kuş sürüleri dolaşırdı. Koyu dumanlar yükselirdi göğe. Birbirini bastıran hıçkırıklar, kimsenin yüzüne bakmadığı çocuklar; çocuklarda korkular…
Babamız böyle ölürdü, öldü mü!
Babamızdan geriye boş bir ev kalırdı, sahipsiz… Hiçbir bedenin dolduramayacağı köşeler, hiçbir ele yakışmayacak âletler… Sahibiyle göçüp giden bir saltanat gibi büyüsünü yitirirdi her şey. Ondan kalan ne varsa, kendini kıskanırdı başka ellerden, yakışmazdı onlara. Ve ebediyen sahibini hatırlatıp durmak ister gibi mağrur, bakar dururlardı yerlerinden. Babasızlık, evin sahipsizliği, kapıların boşluğu, yolların ıssızlığı, yeni bir hayat gibi gelip yerleşirdi. Artık onun kokusunu, yüzünün ışığını arardık odalarda, eşyalarda elinin sıcaklığını yoklardık. Uzaktan gülümsediğini hayal ederdik, sıcak. Kapanmaz bir yaraydı ölüm aramızda. Derken, alıştığımızı sanırdık, yalan! Dokunsak kanardı yara.
Büyük hayatları vardı babalarımızın, büyük!
Gölgeleri dağ gibiydi, sesleri ırmak. Öfkeleri büyük, sessizlikleri uçurum, sevinçleri mülayim. Kendilerine ait olmayan bir hayatları vardı. Hesabı kitabı tutulmamış hayatlardı. Var, şimdi de var böyle hayatlar. Babası yaşıyor kimimizin uzakta. O uzun gölgesiyle, o bulutlara değen başıyla, biraz yorgun. Başka bir çağa bakar gibi geriden, biraz mahzun ve yenik, yaşıyorlar.
Şimdi biz nasıl babalarız böyle! (ALI COLAK, ZAMAN)
<——————–>
oldu olasi “anneler veya babalar” gununden hazetmemisimdir.
1 gun icin bile olsa, bir anneye ya da babaya sahip olmayan cocuklarin ekstra duyacagi uzuntuyu kabul edemiyorum. hele okulda yazilmasi istenen kompozisyonlar..
israrla kutlamiyorum, kutlamayacagim.
Haziran 18, 2007
Haziran 12, 2007
başlık sert olmuş galiba. aslında meraktan kaynaklanan bir devinimin sonucudur ekrandaki harfler. bu blogda yazmak nasıl bir açı kazandırır insana bilmek istedim. bunun korsanlığa dokunan bir yanı vardır muhakkak. ne ki bilinen meş’um anlamıyla korsan elbetteki “aranotlar” ın sayfalarında yer almamalıdır. her ihtimale karşı bunun böyle algılanması gelecek ve gelecekteki paylaşımlar bakımından daha sağlıklı bir zemin kazandıracaktır size bize ona bana dile kemiğe… belli bir amacın ürünü olamayacak kadar ivedilikle yazıldığı içindir ki herhangi bir olumsuz eleştiri karşısında yazanın yüreğinde sızı olabilecek bir yazı, ve yine bu sebepten ötürü hiç yazılmamış gibi davranılmayı çok umursamayacak bir yazı…(biliyorum, burda bir çelişki var. eleştirinin acı olduğu bir yerde umursanmamak ölüm olsa gerek hı öyle mi?) bence bu kadar da emin olmayın. sonuçta böyle polemikle dolu bir tanışmanın ardından acı da umursamazlık da kolaylıkla arka planda kalabilir. aranotlar, bir şey sorucam sana burda hep böyle mi oluyor? yani baksana ben yazıyı yayınlamadan itirazlar tartışmalar başladı. sence bu doğru mu? ne dersin?….( HÜZÜN DÖNENCESİ )
Haziran 7, 2007
Haziran 5, 2007
“Bir adem, bir alemdir”
belki de yaratici herbirimiz icin ayri bir dunya yaratmis..hepimiz icin ayri isleyen, evvel ve kalbur saman icinde..
gun icinde ayni sokaklardan gecerken, sanki bir sahnenin orta yerinde gibi hissederim kendimi. basimi kaldirir ve goge bakarim sonra sokagi incelemeye koyulurum. birkac dk bu hal ile kalakalirim. ilahi emri bekleyen bir sahne! defalarca bu duyguyu yasamisimdir.
yakinlasir ve uzaklasirim..
Biz diyoruz ki, bilmelisin ki, Hak’tan baþka varlýklar, yahut alem adýyla anýlan þey, Hak’ka nispetle bir þahsýn gölgesi gibidir. Böyle olunca masiva, yani Allah’tan baþka olan varlýklar, Allah’ýn gölgesidir… Gölge þüphesiz histe mevcuttur.
Ýþ benim sana anlatttýðým gibi olunca alem, mefhumdur. Onun gerçek bir varlýðý yoktur. Bu ise hayalin manasýdýr. Yani sen kendi nefsinde zannettin ki alem zait bir þeydir. Kendi nefsi ile varolmuþtur. Hak’tan hariç bir varlýktýr. Halbuki kendi nefsinde böyle deðildir. Görmez misin ki, gölge sahibinden peyda olmuþ ve ona bitiþik olduðu halde zahiri görünüþte sahibinden ayrýlmasý imkansýzdýr…. Mesele sana anlattýðýmýz gibi olunca bil ki, sen hayalsin. Bütün idrak ettiðin ve “o Hak’tan ayrýdýr” yahut “o ben deðilim” dediðin varlýklar da hep hayaldir. Þu varlýðýn hepsi de hayal içindedir. Gerçek varlýk, zatý ve ayný itibarýyle ancak Allah’týr.
Hazret-i Muhammed Aleyhisselam “insanlar uykudadýr, öldükleri vakit uyanýrlar” buyurmuþtur. Demek ki, dünya hayatýnda gördüðü þeyler uyuyan kimsenin rüyasýnda gördüðü þeyler gibidir. Yani hayaldir. Muhyiddin Arabi, Fusüs-ül Hikem (Hikmetlerin Özü)
Haziran 5, 2007
“Suyun yazgısını Allah yazmış…”
Muhammedi davetin, kapalı mekânlardan açık alanlara çıkma vakti gelmiştir. Mekke site devletinin müşrik oligarşisinin tek derdi vardır: Çıkarlarını korumak.
Allah Rasulü, yeni gelen etkili sureyi Kâbe’nin önünde kimin okuyacağını sorar. Sahabenin “İslam’ın evi” adını koydukları “Erkam’ın evi”nde hazır bulunanlar arasından ince bir ses yükselir: “Ben okurum ya Rasulallah!” Bu sesin sahibi, dev imanıyla ters orantılı cılız bir cüsseye sahip olan Abdullah b. Mes’ud’dur. Soru ikinci kez, üçüncü kez tekrarlanır, fakat her seferinde ondan başka kimsenin eli kalkmaz. Sonunda İbn Mes’ud çok istekli olduğu bu “ilk” için Hz. Peygamber’den izni koparır.
Ortalığın en kalabalık olduğu bir vakitte Kâbe’ye gider ve başlar Kur’an okumaya. Kur’an’ın açıktan okunması, Mekke’nin putperest oligarşisi üzerinde soğuk duş etkisi yapar. “Kur’an okumak” gibi masum bir eylemi, “meydan okumak” olarak algılarlar. Gerçekte Kur’an’ın muhatabını yüreğinden sarsan etkisinden korkarlar. Okunan Kur’an’ın cazibesine kapılmamak elde değildir. Bunu sağlamak için, şamata çıkarır, gürültü patırtı yaparlar.
Okunan Kur’an’ın şokundan ilk çıkan “Ebu Cehil” lakaplı Amr b. Hakem olur. Bölgenin ticaret hacmi en yüksek şehri olan Mekke’de, ticaret tekelini elinde bulunduran bir avuç seçkinden biridir o. Kur’an’ın etkisini çevresindeki yüzlerde görmüş ve telaşlanmıştır. O telaşla İbn Mes’ud’un üzerine yürür ve o nahif bedene tekme tokat girer.
İbn Mes’ud, ağzı yüzü kan revan, soluğu kesilinceye kadar Kur’an okumayı sürdürür. Zira sözün gücünün gücün sözünden üstün olduğunu fark etmiştir. Mekke’nin putperest oligarşisinin Kur’an karşısındaki acziyetini ayan açık görmüştür. Sözün güç karşısında bu kadar etkili bir silah olduğunu yaşayarak müşahede etmiştir. Sözün gücü karşısında söyleyecek sözü olmayanların, şiddete yöneldiğini hayretle görmüştür. İbn Mes’ud, daha sonra o kanlı günü anlatırken şu çarpıcı tesbiti yapacaktır:
“Müşrikleri hiç o günkü kadar acziyet içinde görmemiştim.”
Burada dur sevgili okur! Dur ve vahyin inşa ettiği bir şahsiyetin “acziyet” tasavvurunu alkışla! Vahyin inşa ettiği bu akla göre acizlik şiddete maruz kalmak, sopa yemek, ağzı burnu dağıtılmış olmak değildir. Vahyin inşa ettiği akla göre “aciz kalmak”, söyleyecek sözü olmadığı için güç kullanmaktır. Sözün gücünü gücün sözüyle bastırmaktır.
yeniden sozun basladigi yerden! merhaba..
Nisan 21, 2007
Olmuyor kardeşim olmuyor Şair olmak çok zormuş, inandım Yakışmaz bize yenik düşmek derdim Ama, veya, oysa yenildim işte Hem de onulmaz biçimde Başım dik değil insanlar arasında Ne yüreğim kavi ne ayağım seyirtken Ne özlemim kaldı ne özlediğim Tükendim bittim anlayacağın... Bıktım hayatı beceriksizce yaşamaktan Beylik sloganlardan, mürayi merhabalardan Ne dava haramisi Ne entellektüel sanat çığıtkanı Ne ütopya devşirmeni Hepsi insan olabilmek içindi çabamın Yada insan kalabilmek için... Gidiyorum, Yüreğimde pörsümüş bir yığın hüzün Yarına taşıyamadığım mavilikler Didiklenmiş sevdam ve insanlık onurumla... Gidiyorum, Kördüğüm iklimlerin gri öpüşlerinden Şaşı bakışlarından, sahte gülücüklerinden Yalan tevazulardan, hesaplardan uzağa, uzaklara... Kendime dönüyorum Gidiyorum işte! Ellerimde rengarenk bulut harmanı, Örtülmemiş yüz hatlarımla. Alın çizgilerinin en soylu isyanıyla Yaşamana bak Şöhret ve para taşlarıyla öğüt yüzakını İğdiş et vakarını İnsanlarda vurulur mihenge Son gülen iyi güler unutma... Gidiyorum, Vaveyla istemem arkamdam Ne alkış ne kargış Yenilmek bize yakışmaz Bil gene de Karanlığa akça sözüm Karaya ak yüreğim olsun istedim Olmadı,yapamadım,yenildim işte Gidiyorum, Hoşçakal, Hoşçakal..
Ara Notlar / Abdülbaki Kömür







