genç adam, kötü geçen bir günün ardından, uzandığı yatağında rüyalar alemine geçiş yapar. rüyasında gördüğü şeyler hoşuna gitmiş olacak ki kahkahalarla güler, öyle ki annesi uyanır, yanına gelir ve ona seslenir. ancak genç aldırış etmez, rüyasını doya doya yaşamak ister. tabi uyandığında bu doyumu rüyasında bırakacağını ve yanında silik bir anıdan fazlasını getiremeyeceğini de bilir. bir karar vermek zorundadır. annesinin elini son bir kez tutar, dudaklarına değdirir ve rüyalar aleminde kalmayı seçer. o artık bir rüyadır ve kırık kalpli insanların düşlerinde görünmek zorundadır. annesi gözü yaşlı sitem etmektedir: canımdan daha kıymetli bildim seni, nasıl bir rüyanın tatlı yalanı uğruna terkettin beni…( HÜZÜN DÖNENCESİ )

 liberty_by_snapgaf.jpg

Uzak nedir?
Kendinin bile ücrasında yaşayan benim için
gidecek yer ne kadar uzak olabilir?
Başım açık, saçlarımı ikiye
ortadan ayırdım
kimin ülkesinden geçsem
şakaklarımda dövmeler beni ele verecek
cesur ve onurlu diyecekler
halbuki suskun ve kederliyim
korsanlardan kaptığım gürlek nara
işime yaramıyor
rençberlerin o rahat
ve oturmuş lehçesinden tiksinirim
boynumda
bana yargı yükleyenlerin
utançlarından yapılma mücevherler
sırtımda sağır kantarı gizli bilgilerin
mataramdaki suya tuz ekledim, azığım yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim.

İsmet Özel

elif_2_by_tuncasubasi.jpg

Bir gün sana Leylâ’yı sorarlar a gönül

Leylâda ki mânâyı sorarlar a gönül

Esmâyı ha bilmedin ha bildin ne çıkar

Ukbâda müsemmâyı sorarlar a gönül

(Mehmet F. Çavuşoğlu )

Mecnûn Leylâ’nın aşkıyla öylesine kendinden geçmişti ki, Her nereye baksa Leylâ’yı görür oldu. Artık adını soranlara bile; “Benim adım Leylâ! diyordu.”Dilinde ki virdi, gönlündeki derdi Leylâ idi. Leylâ’dan gayrı kimseyi de tanımıyordu. Leylâ ismi diğer bütün isimleri unutturmuştu O’na. Mecnûn âşık-ı sâdık olmuştu. Çünkü, aşkında sâdık olan, özge esmâ bilmezlerdi.

Yine böyle deli-dîvâne “Leylâ!-Leylâ!” diyerek feryâd edip dolaşıyordu Mecnûn. Hem de şehrin orta yerinde, kalabalık bir mekanda.
Leylâ bu yürek sızlatan feryâdı işitmiş ve derinden etkilenmişti. Gidip şu miskîne kendimi göstereyim de hâl, hâtır sorayım, dedi kendi kendine. Gece-gündüz kendisi için âh u efgân eden bu zavallıyı rahatlatmak istiyordu Leylâ.
Bu arada Mecnûn şehrin dışına çıkmış ve Leylâ! Leylâ nidâları ile sahraya doğru yol almaya başlamıştı. Leylâ arkasından yetişerek Mecnûn’un önüne geçti, ancak Mecnûn Leylâ’ya hiç iltifat etmemişti.
O kadar çok “Leylâ” diyordu ki, bu zikr-i kesîr sebebiyle kendinden geçmiş, bayılarak yere düşmüştü. Yattığı yerde dahî bütün âzâlarından “Leylâ” zikri yükseliyordu. Leylâ şaşkın bir vaziyette olup-bitenleri izliyordu.
Mecnûn kendine geldiğinde karşısında gölgesi üzerine düşmüş bir varlık olduğunu farketmişti. Başını kaldırdı, gözlerini Leylâ’nın yüzünde gezdirdi ve “Sen kimsin?” diye sordu Leylâ’ya. “Hâlin nedir aşk elinden? dedi

Leylâ. Mecnûn “Sana ne benim hâlimden. Dost musun, düşman mısın? Uzak dur benden!” dedi.
“Adını anmaktan deli-dîvâne olduğun Leylâ benim. Nasıl olur da beni tanımazsın?” dedi Leylâ.
Mecnûn’un yüzünde acı bir gülümseme belirdi ve sözlerini şöyle tamamladı: “ Bil ki; bütün âlem bana “Leylâ” olmuştur. Benim gönlüm lebâ-leb Leylâ doludur. Eğer sen Leylâ isen, bu bende ki Leylâ nedir?
Anlaşıldı ki, Mecnûn artık Cunûn şehrinde ikâmet ediyordu. Bu şehrin ne makâmı ne de mekânı vardı.

Zâten Mekânı belli olmayan iki yer vardı. Bunlardan biri “Hayret Vâdisi” diğeri “Cunûn Şehri” dir.” Hayret Vâdisi’nde ki şaşkınlığa düşmüş kimselerle(mütehayyir), Cunûn Şehri’nin mecnûnları bir araya gelerek halka oluşturdular ve kendilerinden geçmiş bir halde sohbete daldılar. Mecnûn da bu mecnûnlardan bir mecnûn olmuştu. Mecnûnlardan birisinin sorusu ile başlayan sohbet derinleştikçe tatlandı, tatlandıkça derinleşti. Mecnûn sordu Mütehayyir cevapladı:

- Ey Mütehayyir! Okudun, yazdın ve mânâsını da anladın. Mânâyı nasıl anladın? Söyler misin?

- Elif-bâ ile
- Mânâ ne demektir?
- Birin iki, ikinin bir olmasıdır.
- Buna ne denir?
- Kelime-i Tevhîd
- Peki, Elif-bâ ne demektir?
- Kâinâttaki gerçeklikler(realiteler)
- Asıl olan hangi harftir?
- Elif
- Elif neyin aslıdır? Varlığın mı? Hâdiselerin mi?
- Vârlığın değil, hâdiselerin aslıdır.
- Elifin aslı nedir?
- Nokta.
- Elife mi yoksa noktaya mı varlık diyorsun?
- Nokta’ya. Nokta sessiz varlıktır, ancak Elif’le konuşur.
- Öyleyse iki tane varlık var?
- Hayır! Elif ve nokta birdir. Arı’yı düşün!
- Arı ne yapar?
- Bal yapar; sevdirmek için!
- Başka ne yapar?
- Balmumu yapar; bildirmek için!

Mütehayyir cebinden bir balmumu çıkardı ve;

- İşte Nokta! dedi.
Sonra balmumunu nefesiyle ısıtıp boyunu uzattı ve;
- İşte Elif! dedi.
O sırada mecnûnlardan biri ayağa kalktı ve;
- Elif’in başka adı var mı? diye sordu.
Mütehayyir;
- Evet var! Gel de kulağına söyleyeyim dedi. Sonra kulağına bir şeyler fısıldadı. Kucaklaştılar.

Mütehayyirin ifâdesine göre, o artık Leylâsız Mecnûn olmuştu. Çünkü Mecnûn Leylâ’ya dönüşmüştü. Bundan sonra her kim aradan Leylâ’yı çıkarırsa Elif’in diğer ismini de öğrenebilecekti.

(Kaynak eserler: Filibeli Ahmed Hilmi, A’mak-ı Hayal;Eşrefoğlu Rumi,Müzekkin-Nüfus)

Mustafa Demirci

lucid_dream.jpg

O peri (gibi güzel sevgili) bir gün bana, ”Bir gece rüyana gireceğim” dedi. Nice yıllar geçiyor ki (bu iyi habere) sevincimden bir türlü gözüme uyku girmiyor.

-Zatî-

Zavallı şair, sevgiliyle bir türlü vuslat bulamamış. Ancak günlerden birinde, talih yüzüne gülmüş ve nasıl olduysa, sevgili ona iltifat gösterip ”Haydi, gönlün olsun artık, bir gece rüyana gireceğim” deyivermiş. Demez olaymış, bu sefer de bu sevinç ile âşığın uykuları kaçar olmuş. Belki uyuyabilse, rüyasında sevgiliyle vuslat da mümkün olacak. Ama heyhat! Böyle bir sevinç haberinden sonra uyku ne kelime! Kaderin de böylesi düşman başına…

İskender PalaMüstesna Güzeller

Bir Dertli Kulum, Derman Arayan!..

 

Genç sûfiler tekkede bir araya gelmiş, herkes şeyhinin kendisine ilk nasihatini anlatıyordu. Sıra bana gelince, şeyhim Bayezid-i Bestami ile karşılaştığım ilk günün hatırasını yâd ettim..

Şeyhimin önünde diz kırmış, ”Bir dertli kulum,derman arayan”demiş idim.

Şeyhim Bestami:

“Bir dertli kul idim derman arayan…” diye söze başladı ve şunları ekledi:

Kalbime bir süvari gibi indim.

Bütün ellerimle Hakk’ın kapısını çaldım, belâ eliyle çalmadıkça bu kapı açılmadı.

Bütün dillerle izin istedim, hüzün diliyle istemedikçe izin verilmedi.

Bütün ayaklarla O’na giden yolda yürüdüm. Yokluk ayağıyla yürümedikçe dergâhına varamadım…

Denildi ki, ”Ey Bayezid ! Nefsinden boş ol. Hiç ol da gel. ”Yıllarca gayret ettim. Ve bir gün sükût edince baktım ve gördüm ki derdim, dermanım imiş

Şimdi sen başlangıç istiyorsan kalp süvarisi, beden piyadesi ol da yola çık!

Kalp Süvarileri-Münire Daniş

rose_by_merlin1811.jpgAşk, gülü dikeniyle avuçlamak; ama elleri kanatan dikenin hesabını gülden sormamaktır.

Efsane:

Gülü yaprağıyla beraber taşımak gerekirmiş. Yapraksız gül taşımak sevgiliden ayrılmağa delâlet edermiş.

Hikmet:

Allah’ın gülü dikenli yarattığından şikâyet etmek nadanlık; dikenler arasında gül yarattığına şükretmekse teslimiyettir.

İnşâd (Hayyam’ın sesinden):

Gül dedi ki,

-Benim yüzüm kadar güzel bir başka yüz olmadığı hâlde, gülyağı çıkaranların bana çektirdikleri azap nedendir, bir bilsem!..

Bülbül de cevaben dedi ki:

-Dünyada yalnızca bir gün güldüğü için bir yıl azap çekmeyen kim vardır?

Biz olsak şöyle derdik:

-Dünyada bir gül kendisine gülümsesin diye bin azap çekmeyen bülbül mü olur?!..

Nutuk:

Gül!.. Şarkın ateş renkli çiçeği!

Mazlûme; bir güle taktığım ad.

Sen her çağda yeniden doğar, her bahçede yeniden açarsın mazlume, yanmak ve yakmak için. Yanışta mısın mazlume ve seni yandırmak için yarışta mı sefiller? Yanmaktan yakmaya an bulunmuyor mu gülüm?.. Sen bana mı benziyorsun mazlume?!. Gel ağlaşalım…

Mazlume!.. De bana, kim çizdi yüreğini derin acılarla?!.. Kim savurdu yapraklarını?!.. Kim düşürdü başından destarını?!..

Hayata tutunduğun narin dalına kim yüklendi bunca hicranı? Ebrulî düşüncelerine kim su koydu, kim dalgalandırdı hasretini?!.. Sineni çâk çâk eyleyen de ne mazlume?!.. Bağrına elifleri çeken kim?!..

Bir bülbül yanmasın mı? Dalına konmasın mı? Aşkına kanmasın mı mazlume, adını anmasın mı? Eleminle kuruyunca can evi, gazele dönmesin mi?!..

İskender Pala

kuslar.jpgNe diyeyim sultanım; ak gergeflere dizili yoksulluklar birkaç satıra sığmaz ki!.. Geceydi ve yalnızdılar: Dertleri yığın yığın; ayaz lime lime, karanlık ilmek ilmekti. Gece çok ağırdı.

Çare eriştirmeye gitti atlılar, ikişer beşer, bir akşam vakti. Hasretin avlusunda uyuyan ürkek müridler misali muhtaçların gölgeliğinden özlem iklimlerine vardılar, şurda bir avuç imbat, burda bir tutam çığlık… Uçurum kokan dalgın ellerde ikiye bölünürken bir somun, rüzgar giyimli sokakların son devriyesi açlıktı. Rehin akşamlarda dil (lisan) ile deşilen dil (gönül) yaralarıydı son senfoni.

Atlar ve şarkılar birlikte vardılar sokağa. Gökyüzünde son ıslak buluta gülümserken vurulan son serçenin yorgunluğunu, bitkinliğini, umutsuzluğunu bitirmek için. Bir deniz feneri aydınlattı ilkin evlerin ve gönüllerin içini, ve esrarlı dalgalar vurdukça vurmadaydı başlarını kayalara; son sükun için.

Geceydi ve yapayalnızdılar: Dağlara alacalar, sevdalara kül düşmekteydi. Issız kahramanlıklara muhtaçtı yetimler ve gönüllerinde en derin şarkıların çaldığını duymuyordu gökdelenler, plazalar, borsalar… Zulmeti terkisinde eriten süvari ve asaleti tirkeşinde götüren okçu adresi yitirmişti, ve ince hastalıklar süprülmeye muhtaçtı. Dumanına yasaklı ateşler yanıyordu evlerde, ve alevleri yorganlarda donuyordu. Yalnızlığında acıyı büyüterek kalabalıklaşan anneden bihaberdi kendi kalabalığında hep yalnız yaşamaya mahkum olanlar. Ve ayaz annenin iliklerine değmişti. İyiliğin ıssız eteklerinden uçup gitmişti son turna da hayli zaman önce. Kirletilmiş hecelerle çığlıklarını yumruklayan annenin sesine yusufçukların, kırlangıçların kanadından melekler düşüyordu ve eve her dönüşte, her akşam yeni baştan ölen babanın kısık nefesinde pervaneler yanıyordu. Isısı alınmış bir ateşti gözyaşı.

Geceydi ve yalnızdılar: Bir süvari inat etmiş,

– Dünyayı kurtarmadan evvel sokağın ucundaki soluk perdeli evi kurtaralım gelin, diyordu. Sevemediklerimizi sevmeyi deneyelim, gelin, sevgi çekleri karşılıksız çıkmasın, diyordu. Taammüden sokağı kuşatan yoksulluğun askerlerini dağıtalım, gelin, diyordu. Bize düşen yanmaktır, diyordu, düşen sevdalarımıza yanmak… Kayıp suretler için fotoğraflara koşalım gelin, ve gelin sokak lambasından savrulan karlar, tütmeyen bacaları yakmadan varalım, yetişelim, diyordu. Dize dize akan iyilikler, beyit beyit çoğalıp mesnevilere dursun, gelin, diyordu. Hasat zamanı bu, tül kadar hafif bir gülümsemeniz de yeter, yeter ki gelin, diyordu.

– İnfakı bildiniz mi; belaları def eden sadakayı unuttunuz mu; ihsan lügatlerden mi sürüldü; sahip olduklarınızdan birer çift de mi yok vermeye? Peki ya civanmertlik öldü mü denilsin?!..

Ne kutlu kelimeler söylemişti şu süvari, ne kutlu kelimeler!..

Koştular koşmasını bilenler çağrıya.

– “Anne, kömür var kapımızda!” diye şeydalandı bir çocuk; “Ekmek daha sıcacık anne!” diye haykırdı. Karanlığa çıkan kapılar açıldı birer birer sokakta; lambalar yandı ürkek ürkek…

Geceydi ve artık yalnız değildiler: Sesi gümüş temrenli bir ok olup çocuğun, ağdı yedi kat göklere ve Razı Olan razı oldu. Ayaza kesen karanlıklarda ipek yolunun faili meçhul anılarıyla bir süvari uğrayınca sokağa, kapı kapı, hane hane sevinçlerle aydınlandı yüzleri kimsesizlerin. Orman yeşille tanıştı ve ağrılara şifalar karıştı.

Ta fecir vaktine dek, süvariler geldikçe geldiler üçer, beşer; sonra geldikçe geldiler. Kiminin verilmiş sadakası oldu, kiminin bir gülümsemeydi ancak verebildiği… Gece bir tüy kadar hafifti.

Karanlık güne ermeden, sokaklar süvarilerle doldu, ve Razı Olan razı oldu.

Siz neredeydiniz?!..

i.p

Neler gördüm neler gönül elinden
Ne yaptýmsa sana dinletemedim
Bu yollarýn sonu hasrete çýkar
Çok uðraþtým seni döndüremedim
Yemin etme tutamazsýn
Yüz çevirsem duramazsýn
Bu yerlerden kaçamazsýn
Tek baþýna yapamazsýn
Ne kadrim bilinir ne sözüm geçer
Aðlayýp sýzlayýp bu ömrüm geçer
Bin kere gelsen þu yalan dünyaya
Ne gonca gül sana ne de laleler...

a_life_to_leave.jpg

Takdiri ilahi insan iradesinden ayri birsey degildir ki…!

kendi elimizle yapip ettiklerimizin bedelini oduyoruz

koca bir omur……………

Tutkularının gücü iradesini etkisiz kılan bir adam… Zenginlik onun için gece yatağına uzandığında ve sabah uykusundan uyandığında düşlenebilecek ilk şeydi. O kadar büyülü geliyordu ki ona, uzak diyarlarda onun için yaşamış masalsı bir sevgili hakkındaki lirik fikirler gibiydi sanki. Tüm varlık heyecanı zenginlik üzerinden aşkınlığa kavuşabilirdi. Bu uğurda çok çalışmalıydı, öyle de yaptı. Zengin olmuştu belki fakat, karşılığında, gençliğinin nostaljik sayılabilecek tüm anılarını vermişti. Öyle ki artık geri dönüp baktığında yüzünü güldüren ya da içini burkan herhangi bir an hatırlamıyordu. Bundan pek şikayet etmiyor olmalı ki  paralarını önünde toplayıp, bir şükran borcu olarak onlara son arzularını sordu. Onlar da onun ölmesini dilediler. Böylece öldü…( Hüzün Dönencesi )

Sonraki Sayfa »

Follow

Get every new post delivered to your Inbox.